Taşrada Coronalı Normale Hazırlık: Hatıralar, Hayaller, İnsanlar


Demir F.

Üvercinka, cilt.1, ss.15, 2020 (Hakemsiz Dergi)

  • Cilt numarası: 1 Konu: 69
  • Basım Tarihi: 2020
  • Dergi Adı: Üvercinka
  • Sayfa Sayıları: ss.15

Özet

Coronavirüs sadece bedenimizi değil, aynı zamanda ruhumuzu da ele geçirerek trajedisini tüm insanlığın üzerinde estirerek geçip gidiyor.  Elbette geçip gidecek, şu ölümlü dünyada benzerleri gibi o da tarih kitaplarındaki yerini alacak. Veba, humma, boğmaca, çiçek, trahom, sars, mers, gribin envai türlüsü gibi bizden sonraki kuşaklar için filmlerde, romanlarda, hikâyelerde, tıp envanterlerinde, tarih sınavlarında hatırlanacak. İnsanoğlu yaşadığı dünyanın geçiciliğini, doğayı, insanı, cümle börtü böceği heder etmenin absürtlüğünü birbirine hatırlatmak için 2020’deki Coronavirüs günlerini örnek verecek. Dünyada insanca, kardeşçe, dostça yaşayabilmenin önemini, kârın, rantın, hırsın değil, daha yavaş daha hissederek, kirletmeden, bozmadan, örselemeden “ince şeyleri düşünmeye vakit bularak” ve elbette paylaşarak varolmanın erdemini vakti zamanında Corona virüs derler, elemi meşhur bir musibet varmış deyip yad edecek. Tıpkı bizim şimdi kendimizi avutmak için tarihteki salgınları, felaketleri hatırlatıp, çocukluğumuza, doğaya, tarihe ve birbirimize sığındığımız gibi…

Coronavirüs’ün hem bedenimizi hem de ruhumuzu ele geçirmek için tüm gücüyle saldırdığı bu günlerde akıl sağlığımızı korumanın yollarından birinin de hatırlamak olduğunu düşünüyorum. Batılıların nostalji dediği ve esası “öz yurda” yani “çocukluğa, hatta işin psikanalisttik derinliklerine girersek ana rahmine dönmek demek olan hatırlamak ve bu sayede bir bellek, toplumsal bir hafıza üretmek lazım. İnsanlığın siber bir hıza ulaşması, düşünmeden, nefes almadan dişlerini geçirdiği cümle varidatı kemirmesinin, aç yırtıcılar gibi önüne çıkan her şeye saldırmasının, “tüketiyorum o halde varım!” demesinin sonunda varacağı yer burasıydı. Olan oldu, işte! Bazen böyle konuşunca “kes tıraşı” manasında küresel çağın yeni yetme homurdanmalarını işitir gibi oluyorum. Ama başta da dediğim gibi akıl sağlığımı korumak, bu musibet illete “bedenime de ruhuma da sahip olamazsın” diyebilmek için inadına hatırlamaya karar verdim. Herhalde yeni varoluşsal mottom “hatırlıyorum o halde varım” olacak.

Şimdi, kendimi zorlayarak hatırlayabildiğim ilk anılarımı didiklemeye başladım. Olaylara, kişilere, mekânlara, zamanlara dair ne aklıma gelirse önce hafızamı zorluyorum, albümleri, eski not defterlerini karıştırıyorum, o durumu benden daha iyi hatırlayacağını düşündüğüm kişileri arıyorum, teyit ettiriyorum… Theo Angelopoulos’un Sonsuzluk ve Bir Gün filminde ömrünün son gününde sözcükler satın alan şair kadar olmasa da ben de kendi çapımda eski hatıraların tozunu silmeye çalışıyorum. İş böyle olunca suyun kaldırma kuvvetini hamamda bulan Arşimet gibi basit bir olay, bazen hiç olmadık anıları gün yüzüne çıkarıyor:

Mesele taşra ve tıraş olayı… Malumunuz berberler kapalı olduğu için geçen gün ense tıraşımı yapmasını, ayıptır söylemesi hanımdan rica ettim. (Bu arada saçlarımı kesmeyip sadece ense tıraşı yapıp favorilerimi de biraz fazla kısalttığı için saç stilim Kâhtalı Mıçı ile Gökhan Güney’e biraz da Selami Şahin’e benzedi. Ya da sanki başımın bir uzantısı gibi duran saçlarım, kafamın üzerine rastgele atılmış eğreti bir örtüye dönüştü.)  Neyse bu tıraş olayı aklıma, çocukluğumda bizim köye altı ayda bir gelip köyün meydanında Dionysos işi sahne performansı sergilercesine köyün cümle erkeklerini saç sakal tıraşı eden Gül Mustafa’yı getirdi. Gül Mustafa; lengeli fötr şapkası,  pos bıyıkları, bond çantası, rugan ayakkabıları, janti tavrı ile uzak bir patikadan, rüzgârda sallanan buğday başaklarının arasında yavaş yavaş sanki karşı köyden değil de masaldan, romandan, şiirden, Tarkovsky’nin, Kiorüstemi’nin, Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerinden çıkıp gelirdi. O mu masaldan gelirdi yoksa biz mi bir masalın içinde yaşardık, çoğu zaman bir birine karışırdır, bizim köylülerin saçı sakalı gibi.

Köyün meydanına getirttiği bir iskemlenin üstüne müşterilerini oturtur, ellerine küçük bir ayna tutuşturur, örtüsünü boyunlarına takar, bir taraftan tıraşını yaparken öte taraftan etrafına toplanan kalabalığa dünyadan, hayattan, uzak diyarlardan haberler verirdi. Elbette Gül Mustafa’nın muhayyilesinin sınırları, bizim köylülerinkinin en fazla bir adım ötesinde olur, o da en fazla üç köy ötedeki bir olayı bilebilirdi. Lakin bizim köylülerin nazarında Hindistan seferinden dönmüş Büyük İskender muamelesi görürdü. Çoğu zaman kurmacanın imkânlarını sonuna kadar zorlayarak büyük sevdalardan, kavgalardan, acılardan bahsedip dururdu. Henüz 9-10 yaşında bir çocukken bir taraftan annemin ekmeğime sürdüğü kaymağı yer, öte taraftan insanların tıraş olmak için değil, sırf bu alengirli hikâyeleri dinlemek için sıraya girdiğini düşünürdüm.

İşin daha tuhafı ise tıraş sandalyesinde oturan kişinin eline tutuşturulan cep aynasında yüzünü gözünü aramasıydı. Altı ayda bir gördüğü yüzüne, kulağına, saçına, başına bakar, iş gözlerine gelince gözlerini gözlerinden kaçırırdı. Yani gözleri, kendi gözlerine değsin istemezdi! O zaman anlardım ki insan Ay’a, Mars’a cümle gezegenlere, denizin dibine, dağların doruklarına yol alırken büyük bir cesaret gösterir de kendi içine doğru bir adım atmaktan korkar! Ya da essahından çok gölgesinin insanı ürküttüğü, yol boyunca gezdirilen aynada yansıyanın insanlara tekinsiz geldiği ruhuma sinerdi.  Elbette, kitapların en karasının dediği gibi “hiç bir şey hayat kadar şaşırtıcı olamazdı tabi ki hikâyeler hariç!”

Cümle hikâye belki de budur işte: İster taşranın derinliklerinden bir yerden çıkıp gelen anakronik bir berberinin hikâyesinde olsun, isterse küresel çağın postmodern anlatılarında, insan ancak kendi gözlerine derinlemesine bakabilirse varolur.  Ve ancak o vakit;  felaketlerin, salgınların, virüslerin panzehrini bulabilir! Ancak o vakit, kalbimizin kuyusunda kardeştir, yaralarımız diyebilir! Ancak o vakit, şeceresine kâinat okuttuğum bu dünyasında “insan, kendisini sadece bir başka insanda değil, taşta toprakta, cümle hayvanatta ve nebatatta” tanıyabilir! Velhasıl-ı kelam Laleli’den dünyaya doğru giden tramvay, ancak kendi gözlerimize korkusuzca bakabildiğimiz, orada açılan kuyuya Yusuf gibi düşebildiğimiz anda yola çıkabilir!