Mi‘râc Olayı, İmkânı ve Keyfiyeti


Creative Commons License

Aydın H.

Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi , vol.62, no.62, pp.99-123, 2022 (Peer-Reviewed Journal)

  • Publication Type: Article / Article
  • Volume: 62 Issue: 62
  • Publication Date: 2022
  • Doi Number: 10.15370/maruifd.1052176
  • Journal Name: Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi
  • Journal Indexes: TR DİZİN (ULAKBİM)
  • Page Numbers: pp.99-123

Abstract

Öz: Mi‘rac, keyfiyetinde görüş ayrılıkları olsa da gerçekleştiğine dair ümmetin üzerinde icma ettiği bir yolculuktur. Erken dönem tarih, tefsir ve hadis kaynaklarının birçoğunda nakledilen Mi‘rac olayı ile ilgili rivayetlerde bazı farklılıklar olsa da hepsi olayın sübutuna delalet etmektedir. Mi‘rac’ın inkârı, kaynaklarda olayla ilgili büyük bir yekûn teşkil eden sahih hadislerin inkârı anlamına gelir ki bu doğru olmayan bir tavırdır. Klasik ulemanın geneli Mi‘rac’ın ruh-beden bütünlüğü içinde uyanık olarak gerçekleştiği kanaatindedir. Bazı âlimler ruh-beden bütünlüğü içinde gerçekleştiği kanaatine sahip olmakla birlikte Mi‘rac’ı misâl âleminde gerçekleşen bir olay olarak görürler. Buna göre Mi‘rac fizik ötesi, Hazîretü’l-Kuds’e (İlahi Alan’a) götüren, içinde zamanın açılım kazandığı (Bast-ı zaman) bir yolculuktur. Şah Veliyullah Dihlevî’nin (ö. 1176/1762) Mi‘rac’ı temessül olarak nitelemesi makul yorumlardan biridir. Buna göre Mi‘rac misâl âlemi denilen, gayb ile fiziki âlem arasında berzah boyutunda gerçekleşmiş bir olaydır. Bu âlemdeki varlık ve olayların, yolculuk esnasında karşılaşılan durumların bir yorumu olduğuna inanılır. (İnsan türünün bir ferdi olarak) Âdem’in yeryüzüne inmesinden önceki hâli, ilahi emir gereğince meleklerin ona secde etmesi ve Şeytan’ın buna muhalefet etmesi olayı ile Musa-salih kul buluşmasının da şart ve nitelik yönüyle böyle bir olaya benzerliğinin olduğu söylenebilir. Mi‘râc, Belkıs tahtının göz açıp kapayacak süratte Süleyman’ın meclisine gelmesi gibi hızla gelişen ve harikalar içeren bir olaydır. İslam kültüründe abdallara (ebdallara) izafe edilen tayy-ı mekân ile ilgili rivayetlerin nispeten Mi‘rac tarzı olaylar olduğuna, Mi‘rac mucizesinin ümmete bu şekilde sirayet ettiğine inanılır. Diğer peygamberler, İslam evliyası ve aksiyon sahibi ulemanın yaşamlarında küçük olsa da henüz ilmin test edemediği nadir anılar olabilir. Allah Resûlü’nün ileride ümmetinin fethedeceği yerleri görüp söylemesi veya Medine’deki mescitte bazı sahâbîlerinin Mûte Savaşı’nda şehit olmalarını gözyaşlarıyla aktarması ilimle izah edilemeyen böylesine nadir olayların gerçekleşebileceğini gösterir. Yine Allah Resûlü’nün kıyametten önce İslam toplumunda çeşitli dinî ve siyasi nedenlerden dolayı ortaya çıkacak sosyal kargaşa, anarşi ve iç savaş gibi ümmeti kaosa sürükleyecek, bütünlüğünü bozacak yıkıcı faaliyetleri dile getirdiği ve bunları nitelediği fiten hadisleri bu kabil olaylardandır. Mutasavvıflar insan-ı kâmilin yükselişi kabul ettikleri Mi‘rac’ın başlangıcında Allah Resûlü’nün şerh-i sadrını (göğsünün açılmasını) tasavvufta bir boyut olarak görürler. Seyr-i sülûk yolunda bir mürit bu boyuta ulaştığında onun kalbinin metafizik âleme açılacağını ve lahuti manaları ve ilahi hakikatleri müşahede edeceğini söylerler. Cebrail’in Allah Resûlü’nün göğsünü yardıktan sonra onu zemzemle üç sefer yıkayıp sonra hikmet ve iman ile doldurmasını İslam uleması namazın bu gecede farz kılınacağı anlamıyla yorumlamışlardır. Çünkü namaz iç ve dış temizliği gerektirir. Cebrail’in yıkama işlemini üç sefer tekrarlaması abdestte uzuvların üç sefer yıkanmasına benzerlik göstermesi de dikkat çekicidir. Allah Resûlü’nün gökleri tabaka tabaka aşması, menzil menzil Rahman’a yükselişini, o menzillerdeki meleklerin, o katmanlara ulaşan ehlullahın hâllerini ve onlarda Allah’ın vahiy ettiği tedbirine, oradaki toplulukların tartışmalarına vakıf olmasını sağlamaya yöneliktir. Müsaade (gidip-gelme) diliyle namazın farz kılınması, onun sevap yönüyle elli olduğunu, sonra Allah’ın bu konudaki muradını tedrici olarak izah etmesi ve sıkıntının dinde def edildiğinin, nimetin tamamlandığının bilinmesine yöneliktir. Namazla ilgili bu anlamın Hz. Musa’ya atıfla şekillenmesi, onun peygamberler içinde ümmet ile iç içe olması ve ümmet siyasetini iyi bilmesinden dolayıdır. Muhammed Hamidullah (ö. 2002) ve Horovitz’in (ö. 2020) Kur’an’ın Filistin toprakları için “edna’l-ard (en yakın yer)” olarak nitelemesine bağlı olarak Kudüs’teki Aelia (İlîyâ) Mescidi için el-Mescidü’l-Aksâ tabirini kullanamayacağını, bunun gökte meleklerin tavaf ettikleri bir mescit olduğunu söylemeleri zayıf bir yorumdur. O günün şartlarında Mekke’de Mescid-i Aksâ’nın ötesinde bir mescidin olmaması nedeniyle bunun bir izafi niteleme olduğu ortadadır. Bundan dolayı herhangi bir çelişki söz konusu değildir. Oryantalistler ise genellikle Mi‘râc’ı inkâr etmişlerdir. Bunlardan Heribert Busse ve Schrieke el-Mescidü’l-Aksâ tabirinin sonraki eserlerde ortaya çıkıp Kudüs’teki mescit olarak yorumlandığını belirtmeleri ve Halife Abdülmelik b. Mervân (hs. 65-86/685-705) zamanında Abdullah b. ez-Zübeyr’in (hs. 65-73/685-692) hâkim olduğu Mekke’ye karşı Kudüs’ü şerefli göstermek, ehemmiyet kazandırmak isteyen siyasetlerinin bir sonucu olduğunu söylemeleri Müslümanları art niyetli gösterme çabasından başkası değildir. İslam’ın erken döneminde Kudüs’teki mescit için hadislerde ve İslami kaynaklarda el-Mescidü’l-Aksâ tabirinin kullanılması ve bir dönem kıble olmasından dolayı doğru değildir. Bu bağlamda oryantalistlerin en çok dillendirdikleri “Harap olan bir mabette nasıl namaz kılınır?” iddiası ise şöyle cevaplanabilir: Müslümanlara hicretten hemen sonra on altı ay boyunca kıble görevi yapmış olan Beytülmakdis kıble görevini ifa ettiği tarihte de yıkık bir hâldeydi. O hâlde yıkık olsa da bulunduğu alan kıble görevini yapmış ve Mi‘rac olayı da bu alandan başlamıştır. Realitede kutsiyet yapının değil, mekânındır. Yapının yıkılması mekânın kutsiyetinden bir şey eksiltmez. Nitekim Müslümanlar da buna böyle inandıkları için erken dönemde (65-72/685-691) Kübbetü’s-Sahre’yi yükselişin gerçekleştiği alanda inşa etmişlerdir. Müslüman akademisyenlerin Mi‘rac’ı inkâr etmelerinde büyük oranda oryantalistler etkili olmuştur. İbn Kesîr’in kaynakların içerdiği rivayetleri kritiğe tabi tutarak kırk sekiz sahih rivayeti tespit etmesi de olayın gerçekleşmesinden tereddüt edilmemesinin lazım geldiğini ortaya koymaktadır.