Parçalanmış Kimlikten Sûfî Öze: Postmodern Kriz ve Din ile Bireyin Sentezi
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt.13, sa.Din, Barış ve Çatışma Çözümü, ss.1-35, 2026 (TRDizin)
- Yayın Türü: Makale / Tam Makale
- Cilt numarası: 13 Sayı: Din, Barış ve Çatışma Çözümü
- Basım Tarihi: 2026
- Doi Numarası: 10.51702/esoguifd.1858121
- Dergi Adı: Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi
- Derginin Tarandığı İndeksler: Central & Eastern European Academic Source (CEEAS), Directory of Open Access Journals, TR DİZİN (ULAKBİM)
- Sayfa Sayıları: ss.1-35
- Açık Arşiv Koleksiyonu: AVESİS Açık Erişim Koleksiyonu
- Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Adresli: Evet
Özet
Bu çalışma, postmodern düşüncenin insan tasavvurunda yol açtığı kimlik, anlam ve aidiyet krizlerini kapsamlı bir biçimde incelemeyi ve bu krizlere karşı tasavvufun sunduğu ontolojik, etik ve manevî imkânları bütüncül bir çerçeve içinde değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Postmodernizm, insanı sabit bir özden yoksun, parçalanmış, değişken ve büyük ölçüde söylemler ve kültürel inşalar tarafından belirlenen bir varlık olarak tanımlar. Bu yaklaşım, benliğin sürekliliğini ve bütünlüğünü zayıflatarak kimliği akışkan, geçici ve kırılgan bir yapıya dönüştürür. Böyle bir bağlamda bireyin benlik duygusu istikrarsız hâle gelir, aidiyet hissi aşınır ve anlam arayışı derin bir krizle karşı karşıya kalır. Postmodern insan anlayışında bireysel özerklik ve kendine yeterliliğe yapılan aşırı vurgu, insanı ilahî referanslardan koparan bir perspektifi pekiştirir. Bu durum, Tanrı’ya olan ihtiyacın arka plana itilmesine ve hakikat ile kutsallık kavramlarının göreli ve tartışmalı hâle gelmesine yol açar; din ile birey arasındaki ilişki süreklilikten yoksun, parçalı ve belirsiz bir görünüm kazanır. Böylece din, bağlayıcı ve dönüştürücü bir hakikat kaynağı olmaktan ziyade, bireysel deneyimlerle sınırlı, seçmeci ve öznel bir anlam alanına indirgenmektedir. Bu süreç, insan ile din arasındaki bağın zayıflamasına ve çoğu zaman derinlikten yoksun, ilahi olanla anlamlı bir bağ kurmakta başarısız kalan seküler veya yüzeysel maneviyat biçimlerinin yayılmasına zemin hazırlamaktadır. Buna karşılık tasavvuf, insanı Allah’ın isim ve sıfatlarının tezahürü olarak gören bütüncül bir varlık anlayışı sunarak bu parçalanmış insan tasavvuruna karşı alternatif bir perspektif ortaya koyar. Tasavvuf; insanı sadece toplumsal, tarihsel ya da kültürel belirlenimlerin ürünü olarak değil, hakikatle ilişki kurma ve ahlâki olgunluğa erişme potansiyeline sahip sorumlu bir varlık olarak da konumlandırır. Şeriat ile hakikat arasındaki ayrılmaz birlik, nefsin tezkiyesi, vahdet-i vücûd bilinci ve insan-ı kâmil ideali, tasavvufun sunduğu bu sahih kimlik modelinin temel taşlarını oluşturur. Bu bağlamda tasavvuf, postmodern düşüncenin ürettiği parçalanmış ve yönsüz özneye karşı anlam, istikrar, sorumluluk ve ahlâk merkezli bir kimlik perspektifi geliştirir. Melâmî meşrep ise modern ve postmodern çağın görünürlük, performans ve onay temelli kimlik inşalarına özgün bir eleştiri sunar. Bu anlayış, bireyin kendini teşhir etme, onaylanma ve toplumsal tanınma arayışına dayalı benlik kurma uygulamalarını reddeder; ihlâs, murâkabe ve nefsin iddiasından arınma temelinde bir manevi duruş geliştirir. Böylece melâmî tavır, çağdaş kültürde yaygın olan gösteri ve tüketim merkezli kimlik anlayışlarına karşı manevi derinliği ve ahlâkî tutarlılığı önceleyen alternatif bir yol sunar. Bu çalışma, postmodern literatürde öne çıkan öznellik, kimlik, hakikat ve din temalarını; tasavvufun insan-ı kâmil, nefsin tezkiyesi, zühd, şeriat-hakikat birliği ve daha çok bir ruh ve tavır olarak varlığını sürdüren Melâmîlik anlayışı gibi temel kavramlarıyla karşılaştırmalı bir yöntemle incelemektedir. Özellikle nefsin arındırılması ve zühd anlayışı, dünya ile bilinçli bir mesafe geliştiren ve tüketim kültürünü ile haz merkezli yaşam tarzlarını sorgulayan bir bilinç biçimi olarak ele alınmaktadır. Zühd perspektifinden dünya, geçiciliği ve aldatıcılığıyla değerlendirilirken, sûfî bu çekiciliğin kaynağını dış unsurlarda değil, nefsin iç yönelimlerinde görür; bu içteki gerilim aracılığıyla ahlâki olgunluğa ve hakikat bilincine yönelir. Araştırma sürecinde başta Kur’an ve hadisler olmak üzere klasik tasavvuf literatürü, postmodernizm üzerine çağdaş yerli ve yabancı düşünce kaynakları birlikte analiz edilmiştir. Bu yönüyle çalışma, postmodern çağda derinleşen kimlik ve anlam krizlerine karşı tasavvufun bütüncül insan anlayışını teorik, kavramsal ve eleştirel bir çerçevede ortaya koymayı amaçlamaktadır. Aynı zamanda tasavvufun sadece kişisel bir maneviyat alanı sunmakla kalmadığını, tutarlı bir kimlik ve varlık modeli de sunduğunu göstermeyi hedeflemektedir.
This study aims to comprehensively examine the crises of identity, meaning and belonging that postmodern thought has caused in the conception of humanity and to evaluate the ontological, ethical and spiritual possibilities offered by sufism in response to these crises within a holistic framework. Postmodernism defines humans as beings lacking a fixed essence, fragmented, variable and largely determined by discourses and cultural constructions. This approach weakens the continuity and integrity of the self, transforming identity into a fluid, temporary and fragile structure. In such a context, the individual's sense of self becomes unstable, their sense of belonging erodes and their search for meaning faces a profound crisis. In the postmodern understanding of humanity, the excessive emphasis on individual autonomy and self-sufficiency reinforces a perspective that separates humanity from divine references. This situation leads to the need for God being pushed into the background and the concepts of truth and sacredness becoming relative and debatable, the relationship between religion and the individual takes on a fragmented and uncertain appearance, lacking continuity. Thus, religion is being reduced to a selective and subjective realm of meaning, confined to individual experiences, rather than being a binding and transformative source of truth. This process paves the way for the weakening of the bond between humans and religion and the spread of secular or superficial forms of spirituality. Sufism, on the other hand, presents a holistic understanding of existence that views humans as manifestations of Allah's names and attributes, in contrast to this fragmented conception of humanity. It positions humans not merely as products of social, historical, or cultural determinants, but as responsible subjects with the potential to connect with truth and attain moral maturity. The inseparable unity between sharia and truth, purification of the soul, the consciousness of unity (wahdat al-wujud) and the ideal of the the Perfect Human (al-insan al-kamil) form the cornerstones of this authentic identity model offered by sufism. In this context, sufism develops an identity perspective centred on meaning, stability, responsibility and morality, in contrast to the fragmented and directionless subject produced by postmodern thought. Malami disposition offers a unique critique of the modern and postmodern era's identity constructions based on visibility, performance and approval. This understanding rejects practices of self-construction based on the individual's pursuit of self-exposure, approval and social recognition; it develops a spiritual stance based on sincerity, self-control (muraqaba) and purification from self-assertion. Thus, the Malami attitude offers an alternative path that prioritises inner depth and moral consistency against the spectacle and consumption-centred understandings of identity prevalent in contemporary culture. The study examines the prominent themes of subjectivity, identity, truth and religion in postmodernist literature, comparing them with sufism's fundamental concepts such as the Perfect Human (al-insan al-kamil), purification of the soul, asceticism, the unity of sharia and truth and the concept of the Malāmatī Path, of which continues to exist more as a spirit and a disposition using a comparative methodology. In particular, the understanding of self-purification and asceticism is evaluated as a form of consciousness that develops a conscious distance from the world and questions consumer culture and pleasure-centred lifestyles. From the perspective of asceticism, the world is perceived in terms of its transience and deceptiveness, while the sufi sees the source of this allure not in external elements but in the inner tendencies of the self; through this inner tension, he turns towards moral maturity and awareness of truth. During the research process, classical sufi literature, particularly the Qur'an and hadiths, was analysed alongside contemporary local and foreign sources of thought on postmodernism. In this respect, the study aims to present sufism's holistic understanding of humanity within a theoretical, conceptual and critical framework as a response to the deepening identity and meaning crisis in the postmodern era. It also aims to demonstrate that sufism offers not only an individual spiritual realm but also a coherent model of identity and existence.